1- Öncelikle kendinizden ve eğitim hayatınızdan bahseder misiniz?

İstanbul’da doğdum. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldum. Okulumun ismini söylediğim zaman “öyle bir okul mu vardı?” sorusuyla çok karşılaşmışımdır. Ben son mezunlarından sayılabilirim çünkü biz mezun olduktan bir yıl sonra okulumuz kız erkek karıştı ve Robert Kolej oldu. Okulumuzda resim hocamız Seniye Fenmen’di. Rahmetli Seniye Fenmen kendisi de çok duyarlı bir ressam ve çok iyi bir hocaydı. İlk resim derslerini ondan aldım, Türk ressamları hakkında ilk bilgileri de kendisinden öğrenmiştim. Renklerimi beğenirdi ve beni resim yapmam için desteklerdi; bana resmi sevdiren o olmuştur. Kolejden mezun olduktan bir yıl kadar sonra yurt dışına gitme planları vardı, ben bu süre içinde rahmetli Necdet Kalay’ın atölyesine devam ettim, orada yağlıboya çalışmalar yaptım. Necdet Bey tablolarında yerel renkleri ve yaşamı tuvallerine
yumuşak bir biçimde aktaran bir ressamımızdı, renkleri ve konuları hoşa giderdi.

1980 yılında eşimin işiyle ilgili olarak yurt dışına yerleştim. İsviçre’nin Cenevre kentine dört yıl boyunca Güzel Sanatlar Akademisine devam ettim. Pascal Saini ve Axel Ernst’in atölyelerinde resim ve desen eğitimi gördüm. Canlı modellerden akademik çalışmalar yapıyorduk. Axel Ernst’in derslerinde daha çok çıplak modelden çalışırdık; İki üç dakikayı geçmeyen pozları hızlı bir şekilde peş peşe kâğıtlarımıza aktarırdık. El ve göz koordinasyonumuzu geliştiren bu hızlı çalışmaları severdim, desenlerin farklı bir enerjisi olurdu. Pascal Saini’nin derslerinde yine canlı modelden personaj çalışmaları yapardık.
Bir yandan da Cenevre’de daha önce yerleşmiş olan değerli gravür sanatçımız Güngör Iblikçi’nin atölyesinde gravür çalışmalarına başlamıştım. Burada da “l’eau forte” diye bilinen metali yer yer asitte eriterek katmanlar oluşturma prensibiyle yapılan gravür tarzını öğrenmiştim.

Türkiye’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde birçok kişisel sergilerim oldu ve uluslararası fuarlara katıldım. Fransa’da Fransız Kültür Federasyonu ve İtalya’da Accademia Santarita tarafından düzenlenen etkinliklerde ödüller kazandım. 2007 yılında tekrar Türkiye’ye döndüm, halen İstanbul’da atölyemde çalışmalarımı sürdürmekteyim.

2- Resim hayatınızda nasıl bir yere sahip? Nasıl başladınız resim yapmaya?

Neredeyse bir yaşam boyu resimle uğraşmışım demek ki resim benim için bir yaşam tarzı olmuş, resim zaten kendini adamak ister… Daha ilkokul zamanlarından resim dersini severdim. İlkokulun ilk yıllarında öğrencilerden evde bir resim yapıp getirmeleri istenmişti, beğenilenler okulun hollerinde duvarlara asılacakmış. Ben de evdeki kauçuk saksısını masanın üstüne koyup onun resmini yapmıştım. O zamanlar evlerde bitki diye kauçuk, kuşkonmaz ya da paşa kılıcı bulunurdu. Hoca bu resmi gerçekten benim yapıp yapmadığımı sordu. Ben tabii küçük bir çocuğum, bayağı içerlemiştim hocanın bu sorusuna, bakın hala unutmamışım. Sonra resmi duvara asmışlardı. Elimden hiç kâğıt kalem düşmezdi, ne gördüysem resmini yapar, çizer veya boyardım. Gene ilkokul çağlarındaydım. Oturduğumuz apartmanın arka tarafında içinde balıklar yüzen havuzu ve çeşitli meyve ağaçları olan büyükçe bir bahçe vardı; çiçeklerle süslüydü. Orada bir kere komşu arkadaşımla resimler yapıp bitkilerin üstüne koyarak sergi düzenlemiştik. Sonra da apartmanın kapısının önüne çıkıp yoldan geçenlerin sergimizi gelip görmeleri için çığırtkanlık yapmıştık. Bir iki ilgilenen çıkmıştı ama bahçeye varana kadar kömür dairesi gibi karanlık dehlizler karşılarına çıkınca korkup geri dönmüşlerdi. Bu bahsettiğim yıllar ellilerin sonuna doğru, yani o zamanlar herhalde Türkiye’de hiç galeri yoktu. Demek ki galeri nedir bilmeden açık havada bir galeri denemesi yapmışım, çocuk halimle yaptıklarımı paylaşmak istemişim.

3.Sanat geçmişinize baktığımda yağlıboyadan üç boyutlu karışık tekniğe kadar geniş bir yelpazeniz var. Bu geçiş sürecini anlatır mısınız?

Uzun yıllar kullandığım teknik yağlıboyadır, yağlıboyanın yanı sıra pastel ve suluboya çalışmaları da yapıyordum, bu doğaldır. Çoğu ressam eski zamanlardan beri süregelen bu farklı teknikleri aynı zamanlarda kullanabilir. Gravürü Cenevre’de İblikçi’nin atölyesinde öğrenme fırsatım olmuştu. Güngör İblikçi Cenevre’ye yerleştiği ilk zamanlar kendi atölyesini kurana kadar atölye bulup çalışmakta çok zorluk çekmiş. Bu yüzden atölyesi bütün sanatçılara her zaman açıktı, istediğimiz kadar çalışırdık, maddiyattan uzak, dostlukla sohbetle dolu yaratıcı bir ortam oluşurdu bu atölyede.
Şimdi bu ağlar nasıl ortaya çıktı, onu biraz anlatayım. Ağlarla çalışmalara başlamadan önce on yılı aşkın bir süre yağlıboya tekniği ile semazen konusunu işlemiştim. Bunun nedenini açıklayamayacağım, bir dürtüydü. Bu konuyu bu kadar uzun süre işlerken resimlerimde önceleri somut bir şekilde dönen semazenler giderek soyutlaştılar, “sema” olayının ruhuna yönelerek nihayet algılanamaz hale dönüştüler. Böylece bu tema kendiliğinden sona ermiş oldu. Avrupa’nın çeşitli şehirlerini dolaşan semazenler en son 2008 yılında Konya’da Mevlana ailesinin Konya’ya gelişi için düzenlenen kutlamalar çerçevesinde, tam da Mevlana’nın türbesinin karşısındaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde kendilerini buldular ve bu sergiyle semazen çalışmalarımın artık sona erdiğini hissettim. Yine bu yıllarda İsviçre’den tekrar İstanbul’a kesin dönüş yapmıştım. Yani yeniliklere açık bir dönem başlamıştı hayatımda.

Yeniden İstanbullu olmak, İstanbul’un denizle olan iç içeliği ve bilhassa balıkçıların denizle haşır neşir uğraşları beni etkilemeye başlamıştı. Bu konuyla ilgili işler yapmak istiyordum ama bunun nasıl olacağı hakkında henüz hiç bir fikrim yoktu. Somut yağlıboya betimlemelerin dışına çıkmak istiyordum, farklı bir ifade, farklı bir iletişim yaratma arzusu vardı. Derken bir gün Boğazda yürüyüş yaparken balık ağları dikkatimi çekti. Balıkçılar kıyıda oturmuş ağları onarıyorlardı. Ağların daha önce hiç farkında olmadığım renkleri ve dokuları birdenbire dikkatimi çekti ve bu alelade malzemeye farklı bir gözle bakmaya başladım; beni adeta büyülemişlerdi.

Balık ağlarıyla çalışmalarım dışarıdan bakınca çok radikal bir değişiklik gibi algılanabilir, ama ben öyle görmüyordum. Resimde esas olan renk ve doku ağlarda zaten vardı. Sanki ağlar benim için değişik bir boya malzemesiydi. Onları üst üste koyarak farklı renkler, farklı dokular, çizgiler elde edebiliyordum. Genelde tablolarda değişik malzemeler kullanılınca buna karışık teknik deniyor. Ama benim için bu çalışmalar yağlıboya yerine “ağlı boya” oluvermişlerdi. Yapacağım çalışmalar ağların çağrıştırmasıyla dolaylı bir şekilde izleyiciye denizle balıkçılıkla ilgili konuları da aktaracaktı.

Ağlarla çalışmak haliyle üçüncü boyutu da beraberinde getiren ağlı çalışmalar heykele de bir basamak oluşturmuştu. Üç boyutlu resimden heykele doğru bir gelişme oldu. Heykeller de bu şekilde meydana çıktılar, geçiş süreçleri yavaş yavaş gelişti.

4. Çalışmalarınız boyalarla sınırlı kalmıyor çeşitli malzemeler de kullanıyorsunuz. Bu malzemeleri konsepte uygun olarak mı seçiyorsunuz, yoksa ,”Bu malzemeyi kullanmalıyım” gibi kendiliğinden gelişen bir fikir mi söz konusu?

Ağları keşfedince “Ağları muhakkak kullanmalıyım, bu malzemede plastik potansiyel var” diyerek bir serüvene girişmiştim. Ama ağlı çalışmalarımda kullandığım diğer malzemeler kompozisyonlarda ağlara destek verici nitelikte olmuştur. Mesela bazı çalışmalarda derinlik vermesi için kullandığım ayna, renkleri vurgulaması için kullandığım LED ışığı gibi. Yani bunlar konsepti geliştirmek ve zenginleştirmek ve estetik kaygıları çözmek için kullanıldı.

Heykellerde de ağları ayakta tutması için demir konstrüksiyon kullanıyordum. Bu şekilde ağlarla çalışılmış “yumuşak heykeller” ortaya çıkıyordu.

5. Sizin eserlerinizden bahsedilirken özellikle “yalın bir soyutluk” vurgulanıyor. Aslında ben tarzınızı ve tekniğinizi sizden dinlemek isterim.

Yağlıboya semazen çalışmalarımın son döneminde tablolarda yalın bir soyutluk algılanabilir, herhalde bu kastediliyor. Bu tablolarda figürler neredeyse arka planın içinde erimiş haldedirler. Zaten bu erimenin içinde tablolarımda ifade etmek istediğim “sema” olayının ruhani içeriği saklıdır. Yani semazenlerin Hakikat’e ulaşma halinin ifadesidir bu. Çeşitli renk katmanlarının yarattığı doku, renklerin yansıttığı pastel yumuşaklık, figürlerin arasında belli belirsiz geçişler yalın bir soyutluk durumunu yaratıyor olabilir. Yağlıboyada renkleri katmanlar halinde çalışma tekniğinin izdüşümü ağlı işlerde de görülebilir. Burada da farklı renkleri ve dokuları olan ağları kat kat uygulayarak kompozisyon oluşturuyorum. Bu işlerin yansıttığı genel havada bir saydamlık ve yalınlık hissedilebilir.

6. Uzun yıllar Avrupa’da yaşadıktan sonra atölyenizi açmak için İstanbul’a döndünüz. Bu karar sürecinden bahseder misiniz?

Cenevre’deki yaşamla İstanbul’daki yaşam arasında fark büyük. Cenevre İstanbul’un ancak ufak bir semti kadar. Herhalde ancak 300’000 nüfus olmuştur. Bu “ufak semtte” büyük şehirlerde olan her türlü kültürel faaliyet var. Bunlara ilaveten kuğuların gezindiği güzel bir gölü, etrafta çiçeklerle bezenmiş bakımlı parkları, yıkığı döküğü olmayan binaları var. Kaldırımlarda ayağa takılabilecek çıkıntılar yok. İnsanların genelde kurallara uyduğu, trafikte bunalım yaşamadığı, kalabalıklardan boğulmadığı bir şehir. Adeta bir cennet köşesi. Çocuklarım orada büyüdüler, ilkokul, orta ve liseyi orada bitirdiler. Ben arkadaşlarımın çocuklarını iyi okullara yerleştirebilmek için İstanbul’da yaşadıkları ve çocuklarına da yaşattıkları stresi yaşamadım. Ama bütün bu olumlulukların yanı sıra insan doğup büyüdüğü memleketini özlüyor, oraya dönmek istiyor. Biz de eşimin emekli olmasından sonra İstanbul’a dönmeye karar verdik. Ben bu karardan çok mutluyum. Oğullarımdan bir tanesi halen Cenevre’de yaşıyor; ara sıra hasret gidermek için onu görmeye gidiyorum. Eskişehir sergisinde bana eşlik eden diğer oğlum da bizden bir sene önce Türkiye’ye dönmek istemişti. İstanbul tabii dünyanın hiç bir yeriyle kıyaslanmaması gereken bir şehir. Eğrisiyle doğrusuyla bizim şehrimiz. Cenevre’de kalmış olsaydım yeni bir arayış içine girsem de ağları bulamayacakmışım.

7. Eserlerinizde ilham kaynağı olan özel bir şey var mı? Ya da yeni bir şeyler üretmek için nelerden esinlenirsiniz?

Çeşitli dönemlerde farklı konulardan esinlenmişimdir. İlk dönem çalışmalarımda beni etkileyen ve duygulandıran konuları işledim. Bunlar bazen güncel olaylar bazen kişisel deneyimlerimle ilgili anımsamalar olabiliyordu; Bosna’nın Gözyaşları serisi 1990ların ortalarında Bosna’da yaşanan zulme karşı bir feryat idi. Dinleyici olarak hayatımda müziğin hep var olmasının etkisiyle Çalgıcılar serisi ortaya çıkmıştı. Uzun yolculukların esintileri olan Yol serisi, Uzak doğuda yaşanan korkunç olayın anısına Tsunamizedelere Ağıt tablosu ve yukarda bahsettiğim uzun bir döneme yayılan Semazenler teması, zaman zaman bana esin vermiş olan konuların tuvaldeki yansımalarıydı.

Son dönem ağlı çalışmalarımda ise bana esin veren iki farklı şey vardır. Biri İstanbul’a dönüşümde beni ne kadar etkilediğinin daha çok farkına vardığım, bana yaşam sevinci veren denizlerimizde ve Boğaziçi balıkçı köylerimizdeki yaşam. Diğeri ise içinde bulunduğum sanat dünyasının günümüzde geldiği nokta. Sanat dünyası her zaman yeniliklere açıktır öyle olması da gerekir. Sanatı çekici yapan sağladığı sonsuz özgürlüktür. Ama bilhassa 19. Yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da sanatçılar “Salon” tekelini aşıp da kendilerine önceden hiç görülmemiş bir serbestlik sağladıktan sonra “yenilik” modern sanatın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. 20. Yüzyılda ise birtakım genç kavramsal sanatçılar daha cesur ve radikal yenilikler getirmiş ve adeta sanatta bir devrim yaşanmıştı. Günümüzde ise yeni teknolojik gelişimlerin günlük yaşamımıza iyice yerleşip hayatımızın hızını ne kadar arttırdığını görüyoruz. Bu durum tabii olarak sanata da yansıdı. Artık sanatta eskiden olduğu gibi “İzm” li ekoller oluşamıyor, bu tarz akımların oluşumunu hazırlayacak kadar bir süreye tahammülü yok sanat dünyasının. Her şey daha çabuk tüketiliyor. Günümüzde sanatta zaten var olan “yenilikçi” yaklaşım yeni malzemeleri ve teknolojiyi de kullanarak değişim hızını iyice arttırdı. Bu durum haliyle aynı zamanda kendisi de bir sanat izleyicisi olan sanatçılar için başlı başına bir esin kaynağı olmuştur. Yani ben kendimde bunu çok hissettim. Belki de bu yüzden İstanbul’a dönüşümde bana esin kaynağı olan balıkçı köylerimizdeki yaşamı tuval ve yağlıboya tekniğiyle bire bir betimlemek gelmedi içimden. Ağlarla yani belki denizi, balıkçıları ve onların uğraşılarını birebir anlatamayacaktım ama bana esin kaynağı olan bütün bu yaşamı ağ malzemesini kullanarak izleyiciye çağrışım yoluyla aktarabilecektim.

8. Sergilerinizde özellikle “Derin” isimli serginizde çevre sorunlarına da gönderme yaptığınız biliniyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Derin isimli sergide atık balık ağlarıyla yaptığım çalışmalarımı ilk defa sergilemiştim. Sergiye bu ismi vermemin nedeni malzemenin çağrıştırdığı kavramlar olmuştu. Öncelikle denizin derinliklerine gönderme var. Iskartaya çıkarılmış bu atık ağlar suların derinliklerini içlerinde barındırırlar, yaşanmışlık hislerini dolaysız olarak bize yansıtırlar. Balıkçıların onarımları bile yara izleri gibi hala üzerlerindedir. Sonra bize balıkçıları ve onların denizle ilişkisini anlatır balık ağları. Diğer bir yandan da denizlerin ve suların kirlenmesi, küçük boy balıkların zamansız avlanılması ve türlerinin tükenme tehlikesiyle karşılaşması, geri-dönüşüm ilkelerine uyulmaması gibi çağımızın çevre sorunlarını çağrıştırırlar. Şunu itiraf etmeliyim ki benim ağlarla çalışmalarımın çıkış noktası böyle bir sorunu irdelemek olmamıştı. Çalışmalarıma çok sağlam bir malzeme olan ağların bana heyecan vermesiyle başlamış ve bu malzemedeki plastik potansiyeli araştırmak ve geliştirmek dürtüsüyle devam etmiştim. Ama çalışmalarımda dönüşerek yeni bir kimlik kazanan atık balık ağlarının yukarda bahsettiğim çevreci çağrışımları da barındırmaları beni iyi hissettiren bir duygu oldu.

9. Birçok uluslararası sergide eserlerinizi sergileme fırsatı bulduğunuz gibi kişisel sergi açma şansına da sahip oldunuz. Bu sergilerden bahsedelim biraz da. Hangileri sizi daha çok heyecanlandırdı? Hangileri sizin için daha özeldi?

Aslında açtığım her sergi katıldığım her fuar bana heyecan vermiştir çünkü uzun süren bir hazırlık sürecinin neticesidir, izleyiciyle paylaşılmasıdır. Ama dediğiniz gibi geriye dönüp bakınca bazı olaylar akılda kalmıştır, bazıları belki anılarda biraz daha fazla öne çıkarlar.

Mesela 2003 yılında Fransız Kültür Federasyonunun Versailles’da organize ettiği fuara “semazenler” temalı bir tabloyla katılmıştım. Ödüllü bir fuardı. Seçici heyet vardı ve katılmam olumlu karşılanmıştı. Fuar bitiminde tabloyu almak için tekrar Cenevre’den Versailles‘a gitmek istemedim, orada oturan bir tanıdıktan tabloyu almasını rica ettim. Altı ay gibi bir süre sonra tabloyu arkadaştan almaya gittiğimde arkadaş elime rulo şeklinde sarılmış kurdeleli bir kâğıt verdi. Arkadaşımın katılım belgesidir diye açıp bakmadığı rulo meğer bana verilen şeref ödülü belgesiymiş. Hiçbir beklentim olmadığı halde kazandığım bu ilk ödül elime altı ay sonra geçmiş, tabii beni de çok sevindirmişti.

2001 de, Paris’de 1884 den bu yana her sene açılan geleneksel “Salon des Independants” yani “Müstakil Sanatçılar Fuarı”na katılmıştım. Yine semazen temalı bir triptikle katılmıştım. Genç bir hanım tablolarımı uzun uzun inceledikten sonra kendisini tanıtmıştı. Yazarmış, bir roman yazacakmış. Benden ismimi romanında kullanabilmesi için izin istiyordu. Verdim tabii. Seneler sonra bir akşam Google da ismimle ilgili arama yaparken pat diye karşıma bir sayfa çıktı. Meğer bu hanımın yazdığı romanın sayfasıymış, benden ve semazen tablolarımdan bahsediyordu. Çok şaşırdım tamamen unutmuştum olayı, bana büyük sürpriz olmuştu. Sonra romanı aldım ve okudum, çok da hoşuma gitti.

2007 yılı UNESCO tarafından Mevlana yılı seçilmişti. Bu vesileyle Rodos Güzel Sanatlar Müzesinin galerisinde sergim açılmıştı. Bu galeri eskiden Osmanlı imaretiymiş. Müze müdürü Bayan Kamburopulu hem Mevlana, hem sergi hem de benim sanatımla ilgili çok iyi hazırlanmış anlamlı bir konuşma yapmıştı. Açılışa Rodos müftüsü ve Ortodoks kilisesinin başının da beraber katıldıkları bu sergi de Rodoslu ressam ve sanatçılarıyla ve Türkiye’den gelen dostlarla beraber güzel duyguların, hoş anıların oluştuğu bir sergiydi.

Tabii Konya’da Hazreti Mevlana’nın türbesinin tam karşısında açtığım “Maddeden Manaya” adlı sergi de benim için çok anlamlıydı. Ziyaretçi defterine çok anlamlı yazılar yazılmıştı.
İşte bunlar aklımla gelen bazı hoş anılar.

10. Yakın zamandaki projelerinizden bahseder misiniz?

“Rumeli Kavağı’ndan Anadolu’ya Ağ” isimli bu projenin Eskişehir’den yola çıkarak Anadolu’nun çeşitli şehirlerini dolaşmasını, atık balık ağlarının da adeta bir sanat ağına dönüşmesini arzu ediyoruz Kemal’le beraber. Eskişehir’den sonra Ankara’da CER Modern’e taşınacak olan sergi, oradan Anadolu’nun başka köşelerine doğru yolculuğuna devam edecek. Bir yandan bu projenin organizasyonuyla ilgileniyorum, diğer yandan heykel çalışmalarına devam ediyorum. Çeşitli şehirlerde doğru sergi alanlarını bulmak, onlarla irtibata geçmek, yazışmalar, katalog hazırlanması, sponsor arayışları ve bu zincir sergilerin senkronizasyonunu sağlamak gibi işler bir süre vaktimi alacak.

Bizim İstanbul’da bir sanat grubumuz var. İsviçre’den İstanbul’a döndükten sonra Karadeniz’e yakın bir semt olan Zekeriyaköy’e yerleşmiştim. Zekeriyaköy ve civarında oturan profesyonel olsun amatör olsun özgün işler yapan diğer sanatçı arkadaşlarla beraber bir sanat grubu oluşturduk. Yıl boyunca çeşitli etkinlik projeleri yapıyoruz. Amacımız Zekeriyaköy’ü bir sanat merkezi haline getirmek. Etkinliklerimizden bir tanesi bütün sanatçıların atölyelerini ziyaretçilere açtığı Açık Atölye Hafta Sonu Etkinliği. Çevremizde sanatsal farkındalığı arttırmak, gerek Zekeriyaköy sakinleriyle gerek dışarıdan gelen ziyaretçilerle sanat yoluyla iletişim kurmak amacıyla çeşitli projeler üretiyoruz.

Zekeriyaköy Sanat Grubu olarak sosyal sorumlulukla ilgili projeler de üretme gayreti içindeyiz.

11. Eskişehir’de sergi açma fikri nasıl gelişti? (daha önce Eskişehir’de bulunduysanız Eskişehir ile ilgili izlenimlerinizden de bahseder misiniz?)

Eskişehir’e 20 kişilik bir grup arkadaşla üç dört yıl önce gelip bu güzel şehri gezmiştik. Bize Eskişehir turunu düzenleyen arkadaşımız Ferda Duru Tarzı da Eskişehirli, dedesi Eskişehir’de son Mevlevi postnişiniymiş. 2006 yılında Eskişehir Mevlevihane’si Kültür Derneği EMEV’i kurmuş. Bize de Eskişehir’i tanıtmak için çok güzel bir gezi programı hazırlamıştı. Eskişehir’in hemen her tarafını görmüş ve hayran kalmıştık. Anadolu Üniversitesi kampusunda bulunan ve şehrin çeşitli yerlerine konmuş heykeller genelde sanata ne kadar geniş yer verilmiş olduğunun ipuçlarını gösteriyordu. Kanallar, parklar, Odun Pazarı mevkii, velhasıl şehri tümüyle çok beğenmiştim. Haliyle böyle sanatla yaşamın iç içe girdiği güzel bir şehirde sergi açmak fikri bana çok cazip geliyordu.

Eskişehir’e gelin giden çok sevdiğim yeğenim Nazlı Hotiç Hatipoğlu, Eskişehir Ticaret Odası Galerisi yönetiminden ve orada açılan sergilerden sitayişle bahsediyordu. Benim Eskişehir’de sergi açma heyecanımı bildiğinden kendilerine dosyamı iletti. Galeri yöneticileri de olumlu karşılamışlar. Sonra galeriyle irtibata geçtim, programı oluşturduk ve neticede Rumelikavağı’ndan Anadolu’ya Ağ projesinin başlangıç şehrinin Eskişehir olmasına karar verdik.

12. Eserlerinizin ve tarzınızın Türk Sanatında ve dünya sanatında yeri nedir?

Bir sanatçının kendisiyle ilgili bu şekilde bir değerlendirme yapması imkânsızdır zaten doğru da değildir. Bir sanatçı ne kadar üretmiş, yaptığı işler yeni bir şey getirmiş mi, başka sanatçılara ilham kaynağı olmuş mu, sanatıyla izleyenin arasında farklı bir iletişim yaratmayı başarmış mı, gibi soruları sormak daha çok sanat eleştirmenleri ve sanat tarihçilerinin işidir. Başka sanatçılar da bu değerlendirmeleri yapabilirler. Sanatçı ise içinden geleni, doğru bildiğini üretir; kendini genel sanat dünyasının içinde fazla değerlendiremez veya bu şekilde düşünmek istemez. Bence böyle olması gerekir.

İşlerimle ilgili belki şunu söyleyebilirim. Sanatta kullanılan malzemelerin artık sonu yok. Sanatçılar çok değişik malzemelerle çok farklı işler ortaya çıkarıyorlar. Atık balık ağlarını kullanarak çalışmak belki de ilk defa benim geliştirdiğim farklı bir teknik – ağların temel malzeme olarak kullanıldığını ben şimdiye kadar görmedim; ama kendi açımdan ilginç bulduğum olgu yeni bir malzeme keşfetmem değil de bu malzemenin kendisinin istediğimi anlatabilmesi ve yağlıboyaya nazaran farklı bir çalışma yöntemi gerektirmesine rağmen ağların renk ve doku özellikleri ve saydamlıkları itibariyle bende yarattığı his boyalarla yaptığım çalışmalar esnasında hissettiklerime yakındı. Ağlar hem çalışmalarımın gereci hem de bana ilham veren konuları çağrıştırarak bu konuların aracı olmuştur. Bana ilham veren Boğaziçi yaşamını, balıkçıları veya denizleri birebir ağlarla betimleyerek veremezdim, ama ağlar zaten bu konuları ve buna ilaveten çevre sorunları, dönüşüm ilkeleri gibi daha fazlasını zaten izleyiciye dolaysız aktarabiliyorlardı.

13. Eskişehir’de de sanatseverlere sunacağınız “Rumeli Kavağı’ndan Anadolu’ya Ağ” sergisinde balık ağlarından oluşan heykeller ve kompozisyonlar yer alıyor. Bu koleksiyonu hazırlarken edindiğiniz izlenimlerden ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Balıkçılardan ağları toplamaya başladığımda ne gibi işlerin ortaya çıkacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birçok evreden sonra yavaş yavaş bu koleksiyondaki işler ortaya çıkmaya başladı. Önce üç boyutlu tablolar oluştu. Ağlı kompozisyonları yaparken arka planda yardımcı başka malzemeler de kullandım. Ara ara ayna, LED ışığı, asetat, tuval üstü yağlıboya gibi. Sonra 2010 yılında Elgiz Modern Sanat Müzesi’nde proje odalarında sergilenen bir yerleştirme yaptım. Burada ilk defa bir çerçeve ve konstrüksiyon aracı olarak demir kullanarak ağları duvardan 60 cm kadar öne çıkarmış ve dalgalar oluşturmuştum ve bu derinlik hoşuma gitmişti. Bu yerleştirme demir konstrüksiyonla atık ağları beraber kullanarak heykel yapma fikrini tetikledi. Sergideki “yumuşak” heykeller de bu şekilde gelişmeye başladı halen de gelişmekte devam ediyorlar.

14. Bu çalışmada oğlunuz Kemal Şirin de fotoğraflarıyla katkıda bulunmuş. Ana-oğul olarak bu ilk çalışmanız mı?

“Rumeli Kavağı’ndan Anadolu’ya Ağ” projesinde oğlumla beraber ilk defa çalıştık. Onunla İstanbul’un balıkçı köylerine gittik. Çok güzel fotoğraflar çekti. Zaten projenin esasını, soyut tablo ve heykel çalışmalarımı Kemal’in somut fotoğraflarıyla bir arada sergileyerek çalışmalarımın ilham kaynağını yine sanatsal fotoğraflarla izleyiciye aktarmaktı. Bu şekilde izleyiciye farklı bir deneyim sunmak ve bunu yaparken de İstanbul’un değişik bir yüzünü Anadolu’ya taşımak oluşturuyordu. İstanbul’da ağlarla açtığım sergide ziyaretçiler en çok ağların renklerinin bu kadar çeşitli olmalarına şaşırıyorlardı. Biz ağları hep aynı renk zannederdik diyorlar, onları boyadığımı zannediyorlardı. Hâlbuki beni etkileyen de dokunun yansıra bu renkler olmuştu. Kemal’in fotoğrafları, ağların balıkçılar tarafından kullanıldıkları hallerini de göstermesi açısından da güzel bir belge oluşturuyor. Ayrıca daha önce bahsettiğim gibi ağların da kendi yaşamları olduğunu ve balıkçılarla aralarındaki yakın ilişkiyi de yansıtıyor.

15. Son olarak tarzını ve tekniğini beğendiğiniz ressamlar kimlerdir?

Beni etkilemiş birçok yerli ve yabancı sanatçı var. Hepsinden değişik şekilde etkilenmişimdir. Bazılarını ve özellikle bana dokunmuş olan taraflarını saymam gerekirse: Cezanne’ın tekniği, Turner, Zoran Music, Zau Wou-Ki’nin resimlerindeki şiirsellik, Yves Klein’ın mavisi, Mark Tobey’in resimlerinde bilhassa Semazen dönemimde kendime yakın gördüğüm maneviyatı, Paul Klee’nin hiç te hafif olmayan hayat tecrübelerini ve hislerini sempatik bir kılığa sokarak aksettirebilmesi, Devrim Erbil’in tarzı, İrfan Önürmen’in yağlıboyaları dâhil yaptığı bütün işler, özellikle tüllerindeki yaratıcılık, Güngör İblikçinin gravürleri, Picasso’nun oto portrelerinde vurguladığı gözleri, Munch’un feryadı… liste uzar gider ☺